Jung’un Perspektifinden: mulhollland drive

Merhaba sevgili okur,

David Lynch’in Mulholland Drive’ın (2001) büyüleyici ve ürpertici dünyasında sizi, zihninizin sınırlarını zorlayacak bir yolculuğa çıkarmak istiyorum.

Bu film, izleyiciyi bir rüyanın içine çekip sonra o rüyayı altüst eden, bilinç dışının karanlık yollarında gezinen bir psikanaliz deneyimi adeta.

Bu yolculukta bize Carl Jung’un gölge, persona ve bireyleşme kavramları eşlik edecek.


Bir Rüyanın İki Yüzü: Kimliklerin Çarpışması

Filmin bize sunduğu iki kadın karaktere yakından bakalım:

Betty, Hollywood’un parlak ışıklarına koşan, her şeyin mümkün olduğuna inanan, iyimser bir aktris adayı.

Rita, geçmişini tamamen unutmuş; adını ise geçirdiği bir kaza sonrası karşısına çıkan bir film afişinden almıştır ve karanlık bir gizemle çevrilidir.


Bu iki kadın bana film boyunca Jung’un persona ve gölge kavramlarını anımsattı.

Persona, toplum içinde taktığımız, kabul görmek için sergilediğimiz maskedir.

Gölge ise reddettiğimiz, görmezden geldiğimiz, belki de kendimize bile itiraf edemediğimiz yanlarımız…

Betty’nin o “mükemmel” görüntüsü, Rita’nın içindeki belirsizlik ve korkuyla karşılaştıkça filmin sonunda şunu düşündüm:

“Acaba bu iki karakter, aslında aynı kişiliğin iki farklı yüzünü mü temsil ediyor?”


Lynch bize tam da bu çatışmayı hissettiriyor, film sırasında kulağımıza fısıldıyor:

“Gerçek kimliğimiz, persona ile gölgemizin çarpışmasında saklı.”

Bir yanda olmak istediğimiz kişi (Betty), Diğer yanda korktuğumuz ama aslında biz olan kişi (Rita).

Peki ya sen sevgili okur?


Kendi hayatında hiç “Betty” gibi görünmeye çalışırken, içinde bir “Rita”nın seni izlediğini hissettin mi?

Bu ikilemi düşünürken, Jung’un şu sözü geliyor aklıma:

“Kabul etmediğimiz her şey, bizi yönetmeye devam eder.”

Belki de Mulholland Drive, tam da bu yüzden bu kadar çarpıcı:

Çünkü hepimiz, bir şekilde, kendi Rita’mızla yüzleşmekten kaçıyoruz. 


Club Silencio: “No Hay Banda” : İllüzyonun Çöküşü

Filmin dönüm noktası, Club Silencio sahnesi.

Sahnedeki şarkıcı, “No hay banda! (Burada bir orkestra yok!)” diye haykırırken, aslında her şeyin bir yanılsama olduğunu ilan ediyor.

Bu, Jung’un “Gerçeklik dediğimiz şey, bilinçdışının yarattığı bir illüzyondur” sözünün sinemadaki yansıması gibi.

Betty’nin yerini alan Diane; Rita’nın yerini alan Camilla ile olan ilişkisinde, bastırdığı kıskançlık ve nefretle yüzleşiyor.

Lynch, bu yüzleşmeyi bir rüya estetiğiyle sunuyor: Tıpkı Jung’un rüyaları “bilinç dışının dile gelişi” olarak görmesi gibi.

Diane’in intiharı, gölgesiyle baş edemeyen bir benliğin çöküşü.

Bu sahne bana, kendi hayatımdaki “illüzyonların” üstüne düşünmemi sağladı.


Mavi Anahtar: Bilinçdışının Kapısı

Rita’nın çantasındaki mavi anahtar, Jungyen bir sembol: Bilinçdışına açılan bir geçit.

Diane’in bu anahtarı bulduğu sahne, aslında kendi bastırılmış gerçekliğine dokunduğu an.

Lynch bize şunu soruyor: “Kabul etmekten korktuğun şeyler, seni yavaşça tüketiyor olabilir mi?”


Kendini Bilmenin Acısı

Mulholland Drive, Jung’un “kendini keşfetmek en karanlık labirente girmektir” sözünü tüm etkileyiciliğiyle beyaz perdeye taşıyor.

Diane’in trajedisi aslında hepimizin içinde olan o gölgemizle yüzleşme korkumuzu yansıtıyor. Peki ya sen?


Geceleri bilinçaltının fısıltılarını duyuyor musun, yoksa ışığı yakıp susturmaya mı çalışıyorsun?

Gündüz taktığın maske, gece yüzünü rahatsız ediyor mu? Asıl mesele: Bilinçaltın sana hangi oyunları oynuyor? Hangi karanlık köşelerini görmezden geliyorsun?

Rüyalarına dikkat kesiliyor musun hiç?

Unutma, rüyalar reddettiğimiz benliğimizin çığlıklarıdır ve onları susturmak, kendimizi susturmaktır. 


Belki de hepimiz Diane’in o son bakışında kendimizi görüyoruz:

aynadaki gerçeği kabullenemeyen bir benlik.

Kabullenmek acıtır, ama özgürleştirir.


Referanslar

Jung, C.G. (1968). Analytical Psychology: Its Theory and Practice.

Lynch, D. (2001). Mulholland Drive [Film].

Zizek, S. (2000). The Art of the Ridiculous Sublime: On David Lynch’s Mulholland Drive