Dünya yerli yerindedir; ama artık aynı değildir. Çünkü bir kez bakılmıştır.

1. Bir Karakterle Tanışma
Merhaba sevgili okur,
Bugün, okurken bana yol arkadaşlığı yapan; hayatına tanıklık ederken bazen gülümsediğim, çoğu zaman durup düşündüğüm bir yazarın, bir kitabın ve elbette bir karakterin dünyasına birlikte bakalım istiyorum.
Biraz miyop, biraz dalgın ama son derece meraklı bu tanıdık figürle sizi tanıştırmak isterim: Palomar
İtalo Calvino’nun düşüncelerine ortak olmak, onun merakına eşlik etmek ve bilime duyduğu o ince hoşgörünün peşinden yürümek; bana her defasında gündelik yaşam ile felsefenin arasında açılan bir tünelden geçiyormuşum hissi verir.
2. Gündelik Hayattan Kozmik Bakışa
Bugün o tüneden geçerken günlük deneyimlerimizin, Rick Rubin’in de dediği gibi —bazen fark etmesek de— yaratıcılığımıza, sezgilerimize ve dünyayı anlayış biçimimize usulca yön verdiğini düşündürüyor.
Bu yolculuğa, sıradan görünen bir hayatın içinden çıkıyoruz.
Eğer The Truman Show’u izlediyseniz, dünyanın anlamını çözmeye çalışan bir karakterin attığı küçük ama belirleyici adımları hatırlarsınız.
Calvino’nun yarattığı Bay Palomar da tam olarak böyledir.
3. Palomar ve Mohole
İsmi belki kulağa biraz tuhaf gelebilir.
calvino bu adı, Kaliforniya’daki ünlü gözlemevi Mount Palomar’dan alır.
Üstelik başta yalnızca Palomar’la yetinmek istemez; bir karakter daha tasarlar: Mohole ismini verir ona da.
Mohole ise; Yer kabuğuna doğru, ulaşılmamış derinlikleri keşfetmeyi amaçlayan bir jeoloji projesinin adıdır.
Calvino’nun zihninde şu karşıtlık vardır:
Palomar yukarıya, evrenin çok-biçimli yüzüne; Mohole ise aşağıya, karanlık ve içsel çukurlara yönelmelidir.
Palomar’ın bakışı kozmik; Mohole ise yerin altındaki saklı gerçeklere dönüktür. Ama yazma sürecinde Calvino bir noktada şunu fark eder: Palomar zaten Mohole’dur.
İnsanın içindeki aydınlık ve karanlık, yukarıya bakan merak ile aşağıya yönelen sorgulama… hepsi tek bir kişiliğin iç içe geçmiş hâlidir.
Böylece Mohole tasarıdan çekilir ve biz bütün yolculuğa palomar ile devam ediyor oluruz.
Calvino bu karakteri, bir cümleyle özetler:
“Bir adam adım adım bilgiye ulaşmak için yola çıkıyor. Hâlâ varamadı.”
Bu cümle belki de sadece Palomar’ın hikâyesi değildir; hepimizin hayatına dokunan; günlük olaylarla baş ederken, öğrenirken, yürürken, severken, kırılırken, topluma karışırken…
belki biz de onun izini süreriz—hiç varamasak bile.
4. İlk Yüzüş

Şimdi gelin, Palomar’ın dünyasına biraz daha yaklaşalım…
Palomar yine geç kaldığı bir günde akşam denizinde yüzmeye başlar.
Kulaç attıkça denizin üzerinde uzanan güneş yansımasını fark eder. Akşamın alçalan ışığı suyu bir kılıca dönüştürür. Güneş ufka indikçe, beyaz akor yansıma altın ve bakır rengine bürünür.
Bay Palomar ne yöne giderse gitsin, o altın renkli üçgenin tepesinde kalır; ışık kılıcı, ekseni güneş olan bir saatin akrebi gibi onu işaret eder.
5. Benliklerin Çatışması
Ama aslında bay palomar yalnızca denizde değil, düşüncenin içinde de yüzmektedir.
Bu ışığın kendisini izlediğini, yalnızca kendisi için var olduğunu düşünmeye meyillidir ilkin.
Güneşin kişiliğine özel bir saygı göstergesi…
İçindeki benmerkezci ve büyüklük hastası ben böyle fısıldar.
Fakat düşüncesinde aynı anda, başka bir ses yükselir. daha kırılgan, daha kuşkucu bir ben:
Gözü olan herkes bu yansımayı görür; duyuların ve zihnin yanılsaması hepimizi aynı tuzağa düşürür
der.
Tam bu noktada üçüncü bir ben devreye girer. Daha sakin, daha dürüst olanı:
Demek ki ne olursa olsun, ışıkla ilişki kurabilen, algılayan, yanılsamaları yorumlayabilen, duyumsayan ve düşünen kişilerden biriyim.
der Palomar.
6. Algı ve Yanılsama
Palomarla birlikte arzu eden, yargılayan ve anlamaya çalışan benlikleri onunla birlikte kulaç atmaya devam eder.
Bu saatte gün batımına doğru yüzen herkes, kulaçlarının hemen ötesinde sönüp duran o ışık demetini görür. Herkesin, yalnızca kendisine aitmiş gibi duran ama aslında yer değiştiren bir yansıması vardır.
Yansımanın iki yanında suyun mavisi daha koyudur.
Ve Palomar bu durumda kendine sorar:
Aldatıcı olmayan, hepimiz için ortak olan tek veri karanlık mıdır?
Ama bütün bunlar ne denizde ne de güneşte olur, diye düşünür Palomar yüzerken.
Bunlar kafamın içinde oluyor; gözlerle beyin arasındaki devrelerde.
Zihnimin içinde yüzmekteyim. ışık kılıcı yalnızca burada var. Beni çeken de bu zaten der.
7. Sorumluluk ve Kırılganlık
Şu ya da bu biçimde tanıyabileceğim tek öğe benim.
Ama hemen ardından bir başka düşünce belirir:
Erişemeyeceğim bir şey, nasıl hem önümde hem içimde olabilir?
Onu gördüğüme göre onun dışındayım; o da benim dışımda.
Bu düşünceyle kulaçları gevşemeye başlar. Yüzmenin ritmi bozulur. Düşünmek, yansımanın içinde yüzmenin keyfini artırmak yerine, bir sınırlama duygusu getirir; neredeyse bir suçluluk, bir ceza.
Ve bir sorumluluk hissi… Kılıç, ben burada olduğum için var, der Palomar. Eğer sudan çıksam, eğer herkes kıyıya dönse, eğer güneşe sırtını çevirse… o zaman kılıcın sonu ne olur? Çözülen dünyada kurtarmak istediği şey biraz da kırılgandır aslında: gözleriyle batan güneş arasında kurulan o geçici deniz köprüsü.
‘’Üşüdüğünü fark eder. Artık yüzmek de istemez ama sürdürür; güneş kayboluncaya dek suda kalmak zorunda hisseder kendini. Çünkü yansımanın nedeni, öbür uçta ışınlarını gönderen güneştir. Var olanın kaynağı oradadır.’’
8. Doğa ve Hayalet
Gözlerinin ancak bu saatlerde, gücü azalmış hâliyle dayanabildiği bir kaynak. Geri kalan her şey—kendisi de dahil—yansımalar arasında bir yansımadır.
Bir yelkenlinin hayaleti geçer gözlerinin önünden. İnsan, direk, gölge… ışıklı pulların arasında kaybolur. Palomar rüzgârı düşünür: rüzgâr olmasa, bu kırılgan düzen ayakta kalamazdı. Tahtaları, ipleri, bedenleri anlamlı bir yönelim içine sokan şey rüzgârdır. Sörfçülerin nereye gittiğini aslında yalnızca rüzgâr bilir.
Ve Palomar sorar: Eylemlerin ve biçimlerin kaynağı tek ve kesin bir ilke midir? Yoksa kesişerek dünyaya, bir anda benzeri olmayan bir biçim veren belirli sayıda ilkeler, güç çizgileri mi vardır?
Benimle tahta gibi batmayan ve yüzen katı cisimleri taşıyan rüzgar ve elbette deniz, su kütlesi diye düşünüyor bay palomar suyun üstünde ölü taklidi yapar.
Bulutları, ormanların tepelerini, gökyüzünün ateşini, koşan havayı, taşıyıcı toprağı seyreder. Ama gördüklerinin hiçbiri doğada olduğu hâliyle yoktur; çünkü güneş aslında batmıyordur, yalnızca dünyanın dönüşüyle gözden çekiliyordur. Deniz bu renkte değildir; rengi, ışığın yüzeyde kırılışından ibarettir. Biçimler de kendiliğinden değil, ışığın ağ tabakaya düşmesiyle oluşur.
Bunlar doğanın kendisi değil; ışığın, gözün ve zihnin birlikte ürettiği hayaletleri diye düşünür.
Doğa yok mu yoksa?
9. Var Olmanın Düğümü
Yine de içinde bir yer kalır Palomar’ın: her şeyin bir düğüm gibi, bir pıhtılaşma gibi toplandığı bir nokta. Burada olduğun ama olamayabileceğin duygusu. Olmayabilecek ama olan bir dünyada var olma hissi. Burası benim yerim, diye düşünür. Kabullenmek ya da karşı çıkmak mümkün değildir; çünkü yalnızca burada var olabilir.
Güneşten bir ışık mızrağı kalkar; dingin denizin üzerine düşer. Su titreşir, ışık suda kırılır ve madde, ışığı alıp canlı dokulara dönüşür. Bir göz açılır… ardından başka gözler. Bu an yalnızca Palomar’a ait değildir belki de. Bakmayı sürdüren herkes için, aynı hizalanma yeniden mümkün olur.
Soğuktan donmuş, Palomar adlı son yüzücü de artık sudan çıkar.
10. Bir Kez Bakılmıştır
Dünya yerli yerindedir; ama artık aynı değildir. Çünkü bir kez bakılmıştır. — Bu, Palomar’ın ilk yüzüşüdür.
Ardından gündelik hayat başlayacaktır; marketler, sokaklar, insanlar…
Ama artık hiçbir şey bütünüyle gündelik değildir. Belki de bu yüzden, kitabı kapattığımızda Palomar’dan tamamen ayrılmayız. Onun baktığı yerde, belki biraz da kendimize rastlarız.
damla beşiktaş
